BİLGİLERİNİZE!!!!! BU BÖLÜMDEKİ REKLAM VE BAŞLIKLAR WEB SAĞLAYICIYA AİTTİR. EDİTÖRLE İLGİSİ YOKTUR.
   
  KULHUYUK KOYU
  PAYLAŞMAK İSTEDİKLERİMİZ
 

Berat Kandilinin Anlam ve Önemi, Berat Kandilinde neler yapılır?

Yıllık bir program çerçevesinde yürütülen ticari faaliyetler yıl sonunda o program esaslarına göre kontrol) ve teftiş edilir. Kâr zarar hesapları yapılır. Kesin hesabın tespitinden sonra da gelecek yılın programı hazırlanarak şeklini alır.

Berat Kandili Hakkında
Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin proğramı nev'inden olması cihetiyle Leyle-i Kadr'in kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadir'de otuzbin olduğu gibi, bu Leyle-i Berat'ta herbir amel-i sâlihin ve herbir harf-i Kur'anın sevabı yirmibine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhur-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyali-i meşhurede onbinler, yirmibin veya otuzbinlere çıkar. Bu geceler, elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur'anla ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır. ( Said Nursî Şualar: 505) 

Berat Gecesinin Mahiyeti ve Önemi

Yıllık bir program çerçevesinde yürütülen ticari faaliyetler yıl sonunda o program esaslarına göre kontrol) ve teftiş edilir. Kâr zarar hesapları yapılır. Kesin hesabın tespitinden sonra da gelecek yılın programı hazırlanarak şeklini alır.
Her yıl tekrar edilen bu kontrol ve tespit işlemleri sayesinde ekonomik hayatta istikrarlı ve sağlam bir ilerlemenin temini mümkün olur.

Bu misalin ışığında manevi hayatımıza ve faaliyetlerimize bakalım. Dünya, âhiret hayatının kazanılması için yaratılmış bir manevi ticaret yeri olduğuna göre, o ticaretle ilgili faaliyetlerin de yıllık muhasebeye tabi olması gayet tabiidir.
Bu muhasebenin vakti üç ayların içindedir. Berat Kandili ile başlayıp Kadir Gecesiyle biten devreye rastlar.
Duhan Sûresinin 2., 3. ve 4. âyetlerinin Berat Gecesinden bahsettiği bildirilmektedir. Âyetlerin meali şöyle:
"O apaçık kitaba and olsun ki, biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız. Bütün hikmetli işler o gecede tefrik olunur."


Arkadaşlar, Köyümüzle ilgili; büyüklerimizden olabilir, bir hatıradan olabilir, ilginç hatıralar olursa burda hep birlikte paylaşalım....

Tarihçi yazar Yavuz Bahadıroğlu'nun Moral Dünyası dergisindeki yazısı


Aile yapımız açısından dünümüz ve bugünümüz

Çocuk, kendi anne ve babasının, nine ve dedesine gösterdikleri ilgiyi örnek alarak büyür. Anne-babası kendi anne-babalarına nasıl davranırlarsa, ileriki zamanlarda anne-babasına öyle davranır. Bir anlamda, anne-baba olarak, davranış biçimimizle kendi geleceğimizi hazırlıyoruz. Osmanlı bunun farkındaydı. Peki ya biz?

Dünümüz böyle değildi. Yedi cihana nam salmıştık. Devletimizle, milletimizle, zaferlerimiz, maliyemiz, eğitimimiz, mimarimiz, sanatımız, dürüstlüğümüz, ahlaki yapımızla meşhurduk. Yabancılar kendi toplumlarına bizi örnek gösteriyorlardı.
1700’lü yılların sonuna kadar Londra Ticaret Odası’nda şöyle bir yazı asılıydı: “Türklerle alışveriş et.”

Aynı yıllarda Hollanda Ticaret Odası’nda yapılan herhangi bir oylamada oylar eşit çıkarsa, Türklerle ticaret yapan tüccarın oyu iki sayılır ve onun oy verdiği taraf kazanırdı: Yani bizimle salt ticari münasebeti bulunanların bile Avrupa’da böyle bir ağırlıkları olurdu.
Bunun sebebi “cevher yürekli” oluşumuzdu. Aldatma-kandırma bilmez, yalana tevessül ve tenezzül etmezdik.
Batı’da dilden dile dolaşan bir tevatür vardı: “İstanbul’dan bir şey satın alırken tüccarın menşeine dikkat edin; Yahudi ise istediği fiyatın üçte birini, Rum ise yarısını, Türk ise tamamını veriniz!”

 Şimdi tam tersi sözler dolaşıyor: Yürek cevherimize ne oldu dersiniz? Neden böyle sıradanlaştık?
Gerçek “neden”lere ulaşmak için, peşin hükümlerden arındıktan sonra, geçmişimizle buluşmamız gerekiyor. Çünkü geçmişimiz “adam gibi adam”lar yatağıdır. Osman Gazi’ler, Yıldırım’lar, Fatih’ler, Yavuz’lar, Süleyman’lar, Sinan’lar orada olduğuna göre, onları yetiştiren şartlar da oradadır.

Osmanlı’nın fark ettiği
Bu gerçeği, Avrupalı gezginler tespit etmiş, mesela “Türkiye Seyahatnamesi”yle meşhur Du Loir, 1650'lerdeki ahlaki yapımızı tüm insanlığa, aşağıdaki çarpıcı cümle ile örnek göstermiştir: “Hiç şüphesiz ki, ahlak bakımından Türk medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir.”

Herhalde bu ahlaki yapı kendiliğinden oluşmadı. Nasıl oluştuğunun ipuçlarını ise A. L. Castellan veriyor: “Osmanlılar, ihtiyarlara ve çocuklara büyük ilgi, sevgi ve şefkat gösterirler.” İşin püf noktalarından biri galiba bu: Hem yaşlılara, hem de çocuklara ilgi sevgi ve şefkat göstermek…

Sonuçta yaşlılar da bir nevi çocuktur!
Çocuk, kendi anne ve babasının, nine ve dedesine gösterdikleri ilgiyi örnek alarak büyür. Anne-babası kendi anne-babalarına nasıl davranırlarsa, ileriki zamanlarda (çocuk büyüyüp anne-babası yaşlılıklarını yaşamaya başladıklarında) anne-babasına öyle davranır…

Bir anlamda, anne-baba olarak, davranış biçimimizle kendi geleceğimizi hazırlıyoruz.

Osmanlı bunun farkındaydı…

Bu yüzden aile içi ilişkileri sağlam tutmuş, ailenin yaşlılarına “öf” dedirtmemeyi esas almıştı. Çocuklar bu örneklere göre yetişirdi…

Kendisi iflah olmaz bir İslam düşmanı olan İngiliz Sefiri Sir James Porter, XVII. Yüzyıl Osmanlı ailesindeki sevgi ve dayanışma ruhundan gıpta ile bahsediyor: “Baba sevgisi çok kuvvetlidir. Çocuklarda sonsuz bir itaatle birlikte, evlatlık göreviyle ilgili olabilecek her şeye karşı sarsılmaz bir bağlılık görülür... Osmanlılarda çocukların analarıyla babalarına karşı besledikleri sevgi ve hürmet, özellikle takdire değer. İstanbul’da tabiatın yüzünü kızartacak derecede çığırından çıkmış evlatlar az görülür...”
Ne yazık ki, aile dışı bağlarımızdan sonra (komşuluk ilişkisi gibi) aile içi bağlarımız da koptu. Çoktandır hayatı paylaşmıyoruz. Aynı ailenin fertleri tek tek kendi hayatlarını yaşıyor. Aile kültürü git gide zayıflıyor. Bundan da en çok çocuklar etkileniyor.
Fransız yazar ve gezgin Dr. A. Brayer, çocuk yetiştirme zincirinin ilk halkasını keşfediyor, diyor ki: “Çocuklar arasında küfürleşme ve yumruklaşma görülmez. Bunlar İslam terbiyesiyle ıslah edildikleri için, kendi aralarında sakin sakin oynayıp eğlenirler.”
İşin özü ve özeti Brayer’in “İslam tarbiyesi” vurgusu yaptığı yerdir. Uzaklaştığımız nokta da işte o noktadır.
Bu sistemi tabiatıyla önce anne-baba hazmetmeli, anlatarak değil, yaşayıp paylaşarak çocuklarına aktarmalıdır…

İngiliz yazarı Thornton, “Sade bir din olan İslamiyet’i, çocuklar, analarıyla babalarından öğrenirler” diyerek tam bu noktaya vurgu yapıyor ve aşağı-yukarı her şeyi açıklayan flaş bir cümle ile özetliyor:
“Türklerin ahlakı, çocuklukta, iyilik telkini alarak değil, toplumda kötü örnek görmeyerek gelişir...”
Bence işin nirengi noktası budur. Günümüzde kötü örnek çok, iyi örnek ise “yok” denecek kadar az: Çocuklarımız “kötü örnek”lerle iç içe büyüyor… Sonuçta “kötü” ve “kötülük” normalleşiyor, sıradanlaşıyor, tabiatıyla da kanıksanıyor.
Bu durumda kendimiz (anne ve baba) “iyi örnek” olmak zorundayız...
Yani “adam gibi çocuk” yetiştirmek için, önce anne-babaların “adam gibi adam” olmaları lazım.

Nineler ve dedeler dışarıda

Çoktan beridir anneleri “kariyer” endişesi, babaları “daha çok kazanma” ihtirası sardı. Dolayısıyla şimdiki “çağdaş” (eskiden “asrî” derlerdi) aile yapımızda anne de çok meşgul baba da. Anne modernitenin dayattığı gereksizliklerle (eşyaya hizmetkârlık gibi) cebelleşirken, baba “daha fazla para” kazanma ihtirasının kamçısı altında durup dinlenmeden, hatta eve dahi uğramadan koşturuyor…

Nineler ve dedeler zaten aile dışına çıkarılmış. Bu durumda çocuklar ya sokağa emanet, ya daha iyi bir ihtimalle kreşlere...
Artık ne kadar yetişebilirlerse o kadar yetişiyorlar.

Osmanlı aile yapısını inceleyen İsveçli Aile Hukuku Profesörü Gaston Jezz şunları yazıyor:
“Ben Batılı bir aile hukuku profesörü olarak diyorum ki; Türk milletinin elinden aile nizamını alınız, geriye hiçbir şey kalmaz.”
Belli ki, Prof. Gaston Jezz, Osmanlı aile yapısını ve tabii terbiye sistematiğini, Osmanlı Devleti’ni yücelten olgunun temeli olarak görüyor.

O nizamın temel unsurlarını ise şöyle özetlemeye çalışıyor:
“Osmanlı aile hayatındaki güzellik, nezahet ve samimiyet zannetmiyorum ki başka bir yerde olsun. Osmanlı'daki İslamî hayat, huzurlu bir hayatın zirve noktasıdır. Birbirine sevgi-saygı ile bağlıdırlar. Bayramlarda, kandillerde küçüklerin büyükleri ziyareti, büyüklerin küçüklere iltifatı şiir gibi bir hayatın ipuçlarını veriyor. Osmanlı aile hayatı güzelliklerle doludur. Toplumsal yapı edebiyatla süslenmiştir. Hayat şiir gibi yaşanmaktadır. Bütün bunları ailede öğreniyorlar.”

Geçmişimiz, yalnız zaferler açısından değil, insan kaynakları açısından da son derece zengin…
Şu halde, Fatih’ler, Selim’ler, Süleyman’lar, Sinan’lar yetiştirmiş ceddimizin, çocuk eğitimi konusunda, bizimkinden farklı bir metotları vardı. Bu yüzden gerek aile içi eğitim, gerekse okul eğitimi daha iyi sonuç vericiydi. İşte bu metodolojinin kaynaklarına ulaşmamız ve güncelleyip çağa taşımamız gerekiyor.


Yeni yıla girerken nefis muhasebesi...

 

Nefis muhasebesi; kişinin kendisiyle yüzleşmesi, kendini kontrol etmesidir. İnsanın kendisini, yaratılış amacı ve sorumlulukları açısından hesaba çekmesi, iman ve amelinin kontrolünü yapması, durumunu değerlendirmesidir. Buna günümüzde oto kontrol denilmektedir. İnsanların kendilerini muhasebe etmesi, Allah’a kulluk görevini hakkıyla yerine getirebilmesi; dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşabilmesi için şarttır. Zira kendisini kontrol ve muhasebe eden kişiler, kendi içinde ve dışarıya karşı uyumlu, başkalarının “temel haklarına saygılı fertlerden oluşan” bir toplum meydana getirirler.

Nefis muhasebesinde başarılı olabilmemiz için; önceden işlediğimiz günahlar ve bunların hesabının nasıl verileceğini düşünmeli; Allah tarafından bütün davranışlarımızın sürekli olarak kontrol altında tutulduğunu, hayatın hesabının en ince noktasına varıncaya kadar sorgulanacağını bilmemiz gerekmektedir.

Mutlaka gerçekleşecek olan ölümü ve kıyameti hatırdan çıkarmamalı, davranışlarımıza bu kaçınılmaz gerçekleri göz önünde tutarak yön vermeliyiz. Bir ayeti kerimede şöyle buyrulur :“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman Allah size yaptıklarınızı haber verecektir

İbn-i Ömer (r.a) anlatıyor: "Rasulullah (a.s) omzumdan tuttu ve: "Sen dünyada bir garip veya bir yolcu gibi ol" buyurdu. Yine İbn-i Ömer (r.a) hazretleri şöyle diyordu: "Akşama erdin mi, sabahı bekleme, sabaha erdin mi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap. Hayatta iken de ölüm için hazırlık yap”.

Yeni bir yıla yaklaşmış bulunuyoruz. Geçen yıldan bu zamana kadar gerek kendimiz, aile fertlerimiz, akraba ve komşularımız için, gerekse yaşadığımız toplum için ne gibi güzel işler yaptık? Yahut kendimize, topluma, insanlara ne gibi zararlarımız dokundu? İyiliklerimizi çoğaltmak, yanlışlarımızı düzelmek için böyle bir değerlendirme yapmamız gerekmektedir. Zira Peygamberimiz S.A.V. şöyle buyurmuşlardır.  “Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan, aciz kimse ise, nefsinin arzularına tâbî olan ve Allah’tan (olmayacak şeyler) temennî eden kimsedir.”

Acaba biz gelecek yıla ulaşabilecek miyiz? Böyle bir garantimiz olmadığına göre bir düşünelim: Şu anda ruhumuzu teslim edecek olsak, yaptıklarımızla Yüce Yaratan'ın huzuruna varmaya yüzümüz var mı, yok mu? O halde, her birimiz son nefesimizi vermeden önce kendimizi hesaba çekmeli ve nefis muhasebesi yapmalıyız. Zira yaptıklarımızdan Allah’ın huzurunda hesap vereceğiz.

Nitekim Peygamber efendimiz (SAV); Kıyamet günü kişinin tüm yaptıklarından sorgulanıp hesaba çekilmeden mahşer yerinden ayrılamayacağını bize haber vermektedir. Hz. Ömer (R.A) da: "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz" uyarısında bulunmaktadır.

Yine Resulullah (S.A.V) buyurdular ki:

"Kıyamet günü, dört şeyden sual edilmedikçe, kulun ayakları (Rabbinin huzurundan) ayrılamaz:

* Ömrünü nerede harcadığından,

* Ne amelde bulunduğundan,

* Malını nereden kazandığından ve nereye harcadığından,

* Vücudunu nerede yıpratıp eskittiğinden.

Bütün bunları değerlendirerek dinimizin haram ve yasak kıldığı birtakım günahları işlediysek onlara tövbe etmeli ve bu günahlardan vazgeçmeliyiz. Allah'a karşı görevlerimizde, ibadetlerimizde eksikliklerimiz ve kusurlarımız varsa onları telafi etme cihetine gitmeliyiz. Ömrümüzün sayılı olan günlerini Allah'ın haram ve yasaklarında değil,  razı olduğu iş ve ibadetlerle geçirmeye çalışmalıyız. 

            Tüm dostlarımın ve okuyucularımın yeni yılını tebrik eder, hayırlara ve bereketli kazançlara vesile olmasını temenni ederken, yeni yılın sağlık, afiyet ve toplumumuza huzur getirmesini Yüce Allah’ tan niyaz ederim.Mutlu yıllar herkese….

Ömer YANIK


İnternette dolaşan Köyümüzle İlgili Bir Hatıra

HOSGÖRÜ ÖRNEKLERI

Tulum Köyü' nden bir vatandas anlatmisti.
Esegine binmis, Sorgun' a gidiyor. Asfalt köy yolu, Külhüyük Köyü' nün yanindan geçer. Tulumlu, Külhüyük Köyü' ne yaklastigi sirada bir kadin, yirmi kadar koyununu yolun öbür yönüne geçirmek istiyor. Ama koyunlar inat. Çiplak yolda ot olmayinca , anlasilan o nedenle istekli olmuyorlar. Kadincagiz öfkeli. Koyunlara çubukla vuruslari fayda etmiyor. Birini yola itiyor, koyun geri geri dönüyor. O sirada Tulumlu geliyor, esekten ürkmesinler diye koyunlarin içine girmeden beklemeye basliyor. Kadin, koyunlara hem vuruyor, hem bagiriyor:
"Kiis Kizilbas' in mali kis!.."
bu arada Tulumlu eseginden iniyor, koyunlari Tulum' a dogru götürmeye basliyor. Kadin saskin, hirsizlik, hainlik hepsi olabilir...
"Gardasim"diyor.""Sen deli misin. Cin misin? Kocam görse beni öldürür...Koyunlarimi birak!"
"Bu koyunlar benim, onun için köyüme götürüyorum" " diyor adam ama kadin hem öfke, hem korku içinde bagiriyor, arada bir yalvarmali da oluyor.
Tulumlu kadina diyor ki:
"Sen Kizilbas' in mali demedin mi?"
"Heye, dedim."
"Ben Kizilbas' im. O sebeple bu koyunlar benim oldu!..."

Arif Bas 04.10.2005


“Dini ve Namusu Olanlar Kazanamaz!”
YER Ankara, tarih 10 Temmuz 1923... Tren istasyonundaki özel kalem  binasında, Cumhuriyet Halk Fırkası (o tarihte partiye fırka deniliyordu) nizamnamesi (tüzüğü) hazırlanıyor. Ülkenin iki  meşhur ve büyük Paşası konuşuyor. Bunlardan biri Şark Fatihi Kâzım Karabekir'dir.
Konu bir ara ülkenin kalkınmasına geliyor. Ünlü ve büyük Paşalardan biri Kazım  Paşa'ya şu sözleri söylüyor: "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar!.. Fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus  telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle  kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur."
Tarihçi İsmet Bozdağ "PAŞALAR KAVGASI" isimli eserinde  bu konuşmayı nakl etmiştir.
PKK terörünün gölgesinde yapılan uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile  mücadele etmeye hazırlanırken  feci şekilde öldürülen Uğur Mumcu da Kazım Karabekir ile ilgili kitabında bu konudan bahsediyor.
Karabekir paşa hatıralarında bu konuyu ele almıştır...
1923'ten bu yana kaç yıl geçti? Seksen altı yıl. Paşa'nın söyledikleri hayata uygulandı mı? Uygulandı.
Türkiye'de beklenen kalkınma oldu mu? Bir miktar oldu ama ülkemiz bir Japonya olamadı, bir Güney Kore olamadı, bir Tayvan veya Singapur olamadı. Toplum yapımız çürüdü, dağılma ve çökme sürecine girdik.
Avrupa'nın kuzeyinde dört ülke vardır: İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya... Türkiye bunlar kadar  zengin olamadı, kalkınamadı. Norveç'te, fert başına düşen yıllık gelir payı 50 bin doların üzerindedir. Üstelik o ülke AB üyesi değildir. İki kere referandum yapılmış, halk AB üyeliğini reddetmiştir.
Bazıları, Türkiye'yi kasıp kavuran  kokuşmanın, yolsuzlukların, talan ve vurgunların son birkaç on yılda oluştuğunu sanır.
CHP liderleri kendilerinin temiz, karşılarında olanların kirli olduğunu söyler durur.
Hayır!.. Maalesef  yolsuzluklar 1923'e kadar dayanmaktadır. Yolsuzlukların anası CHP'dir.
1915 ile 1923 arasında Ermeniler sürülmüştü. Onların malları, evleri, arazileri, dükkanları...
Yunan ordusu bozulunca Anadolu Rumlarının bir kısmı  kaçmış veya telef olmuştu. 1924'te Lozan anlaşmasının mübadele maddesi gereğince  Anadolu Rumlarının tamamı  Yunanistan'a gönderilmişti. Bir buçuk milyona yakın Rum gönderilmiş, yerlerine Yunanistan'dan 400 bin kadar Türk ve Müslüman gelmişti. Rumların evleri, dükkanları, arazileri, atölyeleri, fabrikaları, malları, bağ ve bahçeleri...
İstanbul'un en büyük matbaa tesislerinden biri Mateosyan adlı bir Ermeni'ye aitti. İşgal kuvvetleri 1922'de İstanbul'u terk ederken, işgalcilerle işbirliği yaptığı için bu Ermeni de yurt dışına kaçmış ve  kısa bir müddet sonra matbaası, binasıyla birlikte, Karay asıllı olduğu iddia edilen bir CHP kodamanının eline geçmişti.
Sovyetler Birliği'nde Lenin ve Stalin, Türkiye'de CHP oligarşisi dinsizlik yapıyordu.  Medreseler kapatılmıştı. Göstermelik olarak onların yerine açılan İlahiyat Fakültesi ve İmam Hatip mektebi de, rağbet yok bahanesiyle kapatılmıştı. Okullardan din  ve ahlâk dersleri kaldırılmıştı. Ülke çapında dinsizlik terörü estiriliyordu. Kalkınmak için...
Ünlü ve büyük paşamızın dile getirdiği "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar..."  ilkesi hayata tatbik ediliyordu.
Öyle bir talan başlamıştı ki, ülkenin bize ait olduğunu gösteren, bir tür tapu senedi mahiyetinde olan tarihî İslâm kabristanları bile düzleniyor, arazilerinin bir kısmı  kapanın elinde kalıyordu.
Falih Rıfkı, Yakup Kadri, Kemal Tahir ve daha nice  edip ve romancı bu talan ve soygunu kitaplarında işlemişlerdir.
Gazeteci Arif Oruç, İstanbul'da YARIN gazetesini yayınlıyordu. Mateosyan matbaasını eline geçiren CHP iktidarı yanlısı gazete ile amansız bir  polemik ve mücadele yapıyordu. Rejim bu gibi muhalefeti susturmak için sert kanunlar çıkartmış, basın hürriyetini gemlemişti. Arif Oruç canını kurtarmak için komşu Bulgaristan krallığına kaçmış, İstanbul'da harf devriminden sonra Latin yazısıyla yayınladığı YARIN'ı orada Osmanlıca  yazıyla çıkartmaya devam etmişti.
Modern Türkiye'nin en büyük  derdi, krizi, olumsuz tarafı kokuşma ve yolsuzluklardır. Temizlik ve şeffaflıkta (saydamlıkta) uluslararası notumuz 10 üzerinden 4'tür. Yani ahlâk, fazilet, doğruluk, dürüstlük, temizlik, saydamlık konusunda geçerli not alamıyoruz.
Türkiye'deki bütün olumsuzlukların temelinde bu müzmin kokuşma yatmaktadır.
Kokuşma  bütün kötülüklerin anasıdır, sebebidir.
1950 ile 1960 arasındaki Adnan Menderes (Demokrat parti) iktidarı esnasında partizanlık yapılmış, birtakım yolsuzluklar olmuştur ama bunlar hiçbir zaman bugünkülerle  kıyas edilebilecek şekilde genel ve yoğun olmamıştır. Menderes iktidardan düşürülüp Yassıada  (sözde) Yüce Divanında muhakeme edilmiş ve kendisinin bir kuruş yolsuzluğu bulanamamıştı. Aileden zengin ve varlıklı idi. Dedelerinden, babasından kalma çiftliği vardı.
1945'ten sonra ülkemize çoğulculuk gelmiş, çok partili sistem işletilmişti ama temizlik ve şeffaflık için bu da yetmemişti.
Siyasal İslâm ve İslâmcılar taifesi Türkiye'yi temiz ve şeffaf bir hale getirebildi mi?
Bu sorunun cevabını bendeniz vermeyeyim, okuyanlar versin.
Kokuşma, yolsuzluklar, haram ve kara servetler konusunda Müslüman halkın bir kısmı  maalesef  şunları söylemektedir:
*Dinsizler  şimdiye kadar çok yediler, bundan sonra biraz da Müslümanlar yesin...
*Kötü düzenlerde kötü işler yapmak caizdir.
*Müslümana her şeyin en iyisi layıktır.
Ülkemizde çok büyük bir sosyal adaletsizlik hüküm sürmektedir.
Ülkemiz bir rantlar ülkesi haline gelmiştir.
Ülkemizde 300 milyar dolar miktarında kara, haram, kirli, necis servet birikimi vardır.
Maalesef 1923'te dinsizlik ve namussuzluk adına başlatılan yeme, soyma, götürme, vurma furyasına birtakım İslâmcılar da katılmıştır.
1970'lerde kendini mücahid olarak tanıtan nice makyavelist bugün efsanevî servetlere sahip olmuştur.
İslâm dini ve ahlâkı böyle kara servetleri, bunları elde etmek için başvurulan  kirli ve ahlâksız metotları asla kabul etmez.
Ahlâk dışı zenginleşmenin ve kalkınmanın Türkiye'yi ne kadar ilerletmiş ve kalkındırmış olduğunu hepimiz görüyoruz.
Bendeniz şöyle diyorum: Ahlâka uygun, namuslu ve şerefli metotlarla çalışılmış olsaydı, Türkiye zenginlikte, kalkınmada, sosyal adalette  Japonya, İşveç, Norveç gibi olabilirdi.  Bugünkü kokuşma bataklığına düşmemiş olurdu.
Hırsızlıkla, kokuşma ile mükemmel uçaklar yapılamaz, İsveç'in Volvo ve Saab otomobilleri gibi  mükemmel ve harika otomobiller üretilemez;  Heidelberg, Harvard, Oxford gibi üstün üniversiteler kurulamaz...
Türkiye bir İslam ülkesidir. Bu memlekette ahlâk ve fazilet hakim olmalıdır.
Hakim olmazsa işte bugünkü gibi oluruz.
 
Mehmet Şevket Eygi
21 ŞUBAT 2009

 

 


HİÇ KİMSE GEÇMİŞİNİ UNUTMASIN
Atalarımız bazı doğruları vecizeleştirip bizlere hediye etmişlerdir. Bunlardan biri de malumunuz: "Aslını inkar eden haramzâdedir." sözüdür. Bugün sizlere, bir aslını inkar etmeme olayı arz edeceğim.

Ola ki, siz de ibretle okuya, hayretle düşüne ve aslınızı unutmama konusunda düşüncenizi perçinlemiş bulunasınız.
* * * * * * *
Efendim, on sekizinci asrın başlarında İstanbul'dayız. Avcı Mehmet diye bilinen Sultan Mehmed'in annesi Turhan Sultan, İstanbul'da bir gezintiye çıkar. Bir ara bugünkü Unkapanı Köprüsü'nün Galata'ya varan ucundaki Azap Kapı'ya da uğrar. Oradan Galata tarafına geçmek isterken Sokullu Mehmet Paşa Camii'nin bulunduğu yerde bir kızcağızın oturmuş, gözyaşı döktüğünü görür. Yaklaşır, bakar ki, çocuğun önünde kırılmış bir testi var.

Şefkatle seslenir:

- Yavrucuğum niçin ağlıyorsun, boşuna gözyaşı dökme. Kırılan testi olsun. Sil gözünün yaşını. İşte sana testinin parası. Hemen yenisini al.

Kızcağız yaşlı gözlerini silerek baktığı Turhan Sultan'a titrek sesle cevap vermeye çalışır:

- Ben der, testi kırıldığı için ağlamıyorum. Sabahtan beri iplik gibi akan su başında bekleyip de doldurduğum testinin suyunu hizmetçilik ettiğim eve götüremeyecek kadar beceriksizlik gösterdiğim için ağlıyorum.

Turhan Sultan bu cevaptan çok memnun olur. Orada kızcağızın kim olduğunu soruşturur. Ana-babadan yetim bir öksüz olduğunu, hayırsever bir ailenin yanında karın tokluğuna hizmetçilik ettiğini öğrenir. Hemen gidip kızcağızı aileden ister, saray terbiyesine alır.

Fevkalade bir öğrenim kabiliyetine sahip olan öksüz kızcağız, kısa zamanda inkişaf eder, her konuda sarayda örnek bir hanım haline gelir. Öylesine itibar kazanır ki, onu hayırseverin evinden alıp saraya getiren Turhan Sultan, padişah hanımı olmaya bile layık görür ve nitekim Sultan Mustafa (II) ile evlendirir. Böylece Saliha Hanım, Saliha Sultan unvanını alır, Hanım Sultan olur.

Aradan geçen zaman içinde dünyaya getirdiği oğlu Mehmet (I)'in de padişah olması sebebiyle bu defa da Saliha Sultan'lıktan yükselir Valide Sultan olur.

Ne var ki, Saliha Sultan, Valide Sultan'lığa terfi ettiği halde geçmişini asla unutmaz. Öksüzlüğünü, hizmetçiliğini, hatta kırdığı testinin başında ağlarken elinden tutulup da böylesine eşsiz bir mevkiye çıkışını, hep düşünür.

Bir gün çevresiyle birlikte testisini kırdığı, başında gözyaşı dökerken elinden tutulup da saraya getirildiği yere gider. Sessizce yine gözyaşı dökmeye başlar. Meraklananlar sebebini sorarlar. O da geçmişteki olayı onlara açık seçik anlattıktan sonra emrini verir:

- Testimin kırıldığı bu yere öyle bir çeşme yapılsın ki, asırlar geçsin; ama çeşmenin suyu bitmesin, sanatı gözden düşmesin. Testisini kıran kızlar bir daha dolduramam diye gözyaşı dökmesin. Su bol aksın.

- Sonra ne mi olur? Öylesine bir sanat eseri büyük çeşme yapılır ki, aradan asırlar geçer, çeşme halen sanatındaki eşsizliği korumakta, çevreye de su hizmeti vermektedir.

Unkapanı Köprüsü'nün Karaköy başında Sokullu Mehmet Paşa Camii'nin yanındaki çeşmeyi bugün olanca ihtişamıyla görmeniz mümkündür.

Demek Saliha Sultan geçmişini unutmamış. Valide Sultan'lığa terfi etmesine rağmen hizmetçilik ettiği günleri mukayesesiyle yaşamıştır. Bu yüzden yaptırdığı çeşmesiyle, ben burada testi kıran bir hizmetçi kızdım demek istemiş, kendinden sonra gelenlere örneklik etmiştir.

Evet, siz de unutmayın geçmişinizi, yokluk, sıkıntı ve ıstırap dolu günlerinizi ve şu anda sahip olduğunuz imkanlarınızla yapmanız icap eden hizmetlerinizi...

Bilmem bir şey anlatmış oldum mu?

Musa Aleyhisselam;

Ya Rabbi, Cennet'te benim komşum kim olacak, bana bildir de gidip onunla görüşeyim," dedi.  

Musa Aleyhisselama vahiy geldi."Falan beldeye git! Orada.çarşının başında bir kasap dükkanı var.O dükkanın sahibi olan kasabı gör! O veli bir kulumdur.Yalnız bilesin ki, onun çok önemli bir işi vardır. Çağırırsan gelmez. İşte o senin cennetteki komşundur."  

Musa Aleyhisselam hemen bildirilen yere gitti.Kasabı buldu ve ona: "Ben sana misafir geldim", dedi. < <
Kasap Musa Aleyhisselamı tanımıyordu. Ona "Hoş geldin" deyip bir kenara oturttu. Dükkandaki işi bitince de Alıp evine götürdü.Evinin baş köşesine oturtup çok ikramda bulundu.Musa Aleyhisselam, ev sahibini dikkatle takip ediyordu. Ev sahibi kasabın ocakta çömlek içinde, et pişirdiğini gördü. Et pişince çömlekteki eti küçük küçük parçalara ayırdı. Bunları bir tabağa koyup, bir kenara bıraktı.Sonra bir et parçası daha çıkartıp, onu da misafiri Musa Aleyhisselam'a ikram ederek dedi ki:  

"Benim önemli bir işim var. Sen beni bekleme yemeğini ye"! 

Sonra da yanından ayrıldı. Önemli bir işim var deyince, Musa Aleyhisselam, önemli işi nedir diye merak etti ve gizlice kasabı takip etti. Kasap Musa Aleyhisselam' in yanından ayrıldıktan sonra, yandaki odaya geçti.Duvarda asılı duran büyük bir zembili indirdi. Zembilde çok ihtiyar, mecalsiz bir kadın vardı. Kadına küçük küçük parçaladığı etleri yedirdi.Karnını güzelce doyurduktan sonra,altındaki kirlenmiş bezleri aldı, yerine temizlerini koydu. Sonra kirli bezleri yıkayıp astıktan sonra ellerini yıkayıp Musa Aleyhisselam'ın yanına geldi.Daha yemeğe başlamadığını gören kasap sordu.

" Niçin yemeğe başlamadınız ? "

Musa Aleyhisselam "Sen bana zembildeki sırrı söylemedikçe bir lokma
bile yemem". Dedi.

"Mademki merak ettin anlatayım": -Ey misafir, bu zembildeki benim yaşlı annemdir. Çok yaşlı olduğu için takatten duştu. Evde bakacak başka kimsem de yok.Evleneceğim, fakat hanımım annemi incitir, onu üzer diye evlenemiyorum.İşe gittiğimde herhangi bir hayvanın kendisine zarar vermemesi için onu gördüğün gibi bir zembile koydum.Her gün gelip iki öğün yemek yediriyorum.Diğer hizmetlerini de görüp gönül rahatlığıyla işime gidiyorum.Bunun üzerine Musa Aleyhisselam dedi ki:

-"Ancak anlamadığım bir şey daha var. Sen annene yemek yedirip su içirdikten sonra, dudaklarını kıpırdatıp bir şeyler söyledi, sen de AMIN dedin.Annen ne söyledi ki amin dedin? -"Ancak anlamadığım bir şey daha var. Sen annene yemek yedirip su içirdikten sonra, dudaklarını kıpırdatıp bir şeyler söyledi, sen de AMIN dedin.Annen ne söyledi ki amin dedin?

Annem, her hizmet edişimde "Allah seni Cennette Musa Aleyhisselam"a komşu eylesin diye dua eder. Ben hiç ihtimal vermediğim halde, bu güzel duaya amin derim. Ben kimim ki, O büyük peygamberle komşuluk edebileyim.Onunla komşuluk edebilecek ne amelim var ki ?

O zamana kadar kim olduğunu saklayan Musa Aleyhisselam, buyurdu ki:
"Ey Allahın sevgili kulu, ben Musa'yım. Beni sana Allah-u Teala
gönderdi. Annenin rızasını kazandığın için Cennet-i A'layı ve orada
bana Komşu olmayı kazandın".

Kasap hemen kalkıp Musa Aleyhisselamın elini öptü ve sevinç içinde yemeğini yedi.

" Allah-u Teala sizleri "ANNE şefkatinden mahrum etmesin ve " ANNE

bedduasından uzak kılsın


 
 
  Bugün 1 ziyaretçi (2 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
KARABEKİROĞLU